GÖRÜLMEMİŞ RÜYA ''ANADOLU''

GÖRÜLMEMİŞ RÜYA ''ANADOLU''
  • 37 Okuma
  • 0 Yorum

           Yağmurun hafif atıştırdığı ve insana huzur verdiği bir gün yine okuldaydım, merdivenleri çıkarken gözüme bir afiş çarptı. '' Hatırla ve Hayal Et'' yazıyordu kocaman. Bu işlere ezelden beri meraklıyıdm zaten. Biraz okudum, araştırdım. Anadolu Medeniyetleri ve Tarihe Yolculuk ile ilgili bir yarışma olduğunu gördüm. Ben de katılmalıydım ama nasıl ? Ne yazacaktım ? Gün boyu düşündüm. Öğretmenlerle, arkadaşlarımla hatta müdür ile bile görüştüm ancak hep bazı şeyler yarım kalıyor gibi geliyordu.Bir araya gelmiyordu sanki zihnimde. Okul bitmiş eve dönmüştüm yağmur hala bütün ilham vericiliğiyle yağıyor ve hava hala fantastik bir film gibiymişçesine kapalıydı ancak ben  tam olarak ne yazacağımı bilemiyor kendime kızıyordum, camı aralayıp biraz yatağa uzandım. 

            Gözümü açtığımda çalılar kollarımı kesmiş sanki yüksekten düşmüş gibi hissediyordum. Neredeydim ? Etraf çok farklıydı sadece çalılar, ağaçlar uzaklara doğru,  nesli tükenmiş hayvanlar geziniyordu. Kendimce çok saçma diye düşünürken sağ tarafımdan sesler duydum heyecanın verdiği korkuyla döndüğümde sadece hayvanların olmadığını farkettim. Saçları ve sakallarından neredeyse yüzü gözükmeyecek, küçük parçalarla sadece bazı yerlerini kapatmış, garip hareket eden bu insanlar bana tarih kitabında gördüğüm ilk insanları hatırlatmıştı ama ne yapıyorlardı? Taşları üst üste koymaya çalışıyor gibi halleri vardı. Sanki yontuyorlardı derken birinin  kendince ayin yaptığını farkettim sonra birisi daha katıldı bu insanlar sanki burada yaşıyordu ama ilk insanlar devamlı gezip avcılık ve toplayıcılık yapmıyorlar mıydı ? yoksa tarih öğretmenim yanlış mı anlatmıştı ?  Ben neden burdaydım ? derken saklandığım yerden çıkıp konuşmaya karar verdim ve bir adım attım. Nasıl canım yanmıştı acıyla ayağıma baktığımda ayağımdaki dikeni görüp çıkardım ve tekrar kafamı kaldırıp onların yanına gidecekken o da nesi neredelerdi, biraz önceki hayvanlar o insanlar, ağaçlar, çalılar tamamen farklı bir yerdeydim. Kafayı yemek üzereydim neler oluyordu ? 

         Kalabalık bir yol üzerindeydim ne olduğunu anlayamıyordum ama hiç değilse insanlar giyinikti. Bazıaları birbirlerine küçük yamuk yumuk altına benzeyen şeyler veriyor diğeri de ona kumaş, içi dolu torbalar veriyordu derken gözüm karşıda bir adama takıldı. Sağ elinde kalın oduna benzer bir ağaç parçası sol elinde ucu sivri birşeyle düz, ince bir taşa bişiler kazıyordu diğerleri onu izliyordu, yazı yazıyor gibi bir hali vardı. Kalabalığın ilersinde her gün okula giderken Sıhhiye'de gördüğüm o sembol vardı hocamız Hitit Güneşi demişti ama neden burdaydı, bütün karmaşadan sıkılıp bir tepeye doğru koştum tepenin ardında sanki biraz önceki o sıcak, çorak ve kalabalık yer yokmuşçasına deniz kenarında yüksek duvarları olan bir kale vardı askerler kaleye kocaman attan bir heykel taşıyorlardı şaşırmaya vakit kalmadan 2 adım yanımda uzun beyaz sakallı adamlar birşeyler tartışıyorlardı. Birisi üçgen, evren, doğa derken birisi konuşmayı durdurup '' Bir ırmağa iki kez giremezsiniz'' diye haykırdı bu sözü nerden hatırladığımı düşünürken başka bir sesle irkildim. Bütün konuşmaya nokta koyarcasına bir ses daha yükseldi '' Herşeyin özü sudur'' belli ki birbirlerine birşey ispatlamaya çalışıyorlardı. Bu deniz kenarındaki ortam o kadar sessiz, sakin ve sıcaktı ki dünyada en yaşanılası yer gibi gelmişti o an  adeta. Lakin birdenbire sanki yer yerinden oynadı büyük bir yaygara koptu hemen sesin geldiği yöne bakmak için tepenin diğer tarafına tırmandım, gördüğüm manzara tüylerimi diken diken etmişti.  Biraz önce o deniz kenarındaki hava kendini buz gibi ayaza bırakmıştı. Göz alabildiğine uzanan büyük bir ova ve karşı karşıya iki büyük ordu vardı, gözlerimin bu kadar keskin olduğunu bilmezdim tek tek insanları seçebiliyordum.. Renk renk, sanki her ırktan insan vardı, hepsi farklı bir dil konuşuyordu. Ancak ortak bir amaçları olduğunu sezebiliyordum hepsi bir olmuş gibiydi. İnsanları incelemeyi bırakıp kalabalığa uzaktan bakınca ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ordu adeta koskocaman bir hilal olmuş karşı tarafın etrafını sarmıştı. Başlarındaki miğferler, kılıçlarındaki işlemeler bu bizdik. Allah'ım sonsuz yurdumuzun kapısını açan Malazgirt Savaşına tanık oluyordum ama nasıl ? Gözümden akan yaş şaşırmama zaman bırakmadı, ruhum bedenimden çıkıp meydana inmek istiyordu. Tutamadım kendimi, hızla tepeden aşağı koşuyordum, sanki koştukça hava kararıyor gün geceye dönüyordu, her adımımda yüzyıllar geçercesine yoruluyordum. Nefeslenmek için durduğumda birisi '' Şahi Top ATEEŞŞ' diye haykırdı. Şahi top mu ama şahi top ... düşünmeye fırsatım olmadan o kutlu sancağı gördüm: Osmanlı Sancağı. Duyduğum ses Fatih Sultan Mehmet'in sesiydi. Bizansın surlarını yıkacak emri haykırmıştı. İstanbul'un kapısını açacak emri. Ama aynı nokta dikkatimi çekmişti. Sanki anadolunun her yerinden, her dilden, her ırktan insan vardı ve amaçları yine birdi; İstanbulu almak... Çünkü Osmanlı eşi görülmemiş bir şekilde yüzyıllar boyunca her coğrafyadan, ırktan, dinden,dilden insanı bir arada ve mutlu yaşatmayı başarmış bir medeniyet timsali olacaktı.  Heyecanla ordunun arkasından İstanbula'a girmek için koştum o güzl manzaraya adımımı attım ki  sağ omzuma bir el dokundu. Bir anda aşırı sakinleşmiş ve durgunlaşmıştım. Sağ tarafımdan bir ses yükseldi: ''Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders, nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters'' sağ tarafıma dönecekken sol omzuma bir el indi. Vücudum o kadar hafiflemişti ki uçacak gibi olmuştum. Sonra sol taraftan da bir ses yükseldi: ''Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğruluk bulunmaz sen eğri isen''. O kadar garip bir an yaşıyordum ki sanki ayaklarım yerden kesilecekti seslerin sahiplerini merak edip döndüğümde ne el vardı ne de insan sadece bütün ihtişamıyla güneş parıl parıl parlıyordu.

        Orduyu takip etmek için var gücümle yürüyordum ama gözden kaybolmuşlardı. Bütün bunların neden olduğunu düşünürken, gökyüzüne bakıp bir oh çektim, kuş muydu o ? Hayır hayır çok daha büyük, kanat takmış bir adam. Öylece boğazdan geçiyordu. Gittikçe yere yaklaşıyordu gözümü ayırmadan takip ettim onu boş bir araziye inmişti etrafta tarlalar ve bir tane de koca bir çınar vardı, dibinde bir kulübe. O kulubede olmalıydı bir koşu gidip içeri daldım. Orta boylu, sakalları hafif ağarmış bir adam bana baktı  

 - Ne oldu çocuğum neye baktın, hayırdır inşallah. Konuşmadığımı görünce devam etti

 - Bak evladım nasıl olmuş ?  Şaşkın gözlerle bakınca açıklama gereği duymuştu

 - Bu tüm cihanın haritasıdır uzun zamandır uğraşıyordum görmek sana nasip oldu çocuk. diye devam etti yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Ama nasıl olurdu. Hangi çağdaydık nasıl bu kadar ayrıntılı çizebilmişti, evdeki maketin neredeyse aynısıydı, yoksa tüm dünyayı gezmişydi, hayır imkansızdı. Bütün hayretimle haritayı incelerken dışardan '' Paşa geliyooor'' diye sesler duydum. Haritaya son kez hayretle bakıp kendimi dışarı atmıştım. Muhteşem bir kalabalık vardı bir cadde üzerindeydik herkes birini bekliyordu. Birisinin kolundan tutup sordum -Hangi Paşa, kimdir bu Paşa kimi bekliyorsunuz? Adam ilk önce bana öfkeyle bakıp  -Hangi paşa olcak be adam ! Kemal Paşa geliyor Kemal Paşa bu gün yönetimi bize verecekmiş, biz yöenetecekmişiz devleti vay bee düşünebiliyor musun, büyük adammış Kemal Paşa, deyip heyecanla beklemeye devam etti. Evet işte karşıdaydı, geliyordu görmüştüm. Neredeyse önüme kadar geldi, birşeyler diyecekti, hazırlandı sessizlik oldu  Paşa:'' Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk onu devam ettirecek sizlersiniz'' dedi, büyük bir alkış kopmuştu. Bir gariplik vardı alkış sesleri giderek su sesine benzemeye başlamıştı o da ney.....

      Kan ter içinde uyanmştım, nefes nefeseydim. Cam açık kalmış yağmur damlaları içeri düşüyordu. Sanki asırlardır uyuyordum her tarafım ağrıyordu ama bir o kadar da hafiflemiştim. O an zihnimde şimşekler çaktı. Neden düşünüyordum, nasıl yazacak birşey bulamazdım herşey ortadaydı. Burası anadoluydu. Bütün o rüya Anadolunun ta kendisiydi. Göbeklitepe, Hititler, Frigler, Sümerler daha onlarcası. Şimdi herşey daha mantıklı geliyordu. Truva, ilk Filozoflar, destansı savaşlar, fetihler, Fatihler  Mevlanalar, Yunus Emreler. Binlerce bilim insanı Hazarfenler, Katip Çelebiler, Ali Kuşçular. Tarihi değiştirenler Mustafa Kemaller. 

    Düşünmeye ne gerek vardı, geçmişinde yazıyı bulmuş anadolu geleceğide onla yazacaktı.

    Geçmişinde dünyayı çizmiş Anadolu şimdi geleceği çizecekti. Tasavvufla ruha dokundu Anadolu, Uluğ Bey'le Ali Kuşçuyla evrene, ilime, uzaya dokundu Anadolu. 1071'de 1453'te destan yazan Anadolu 2053'te 2071'de hala birlik olarak yaşayacak ne uzay çağları ne buluşlarla destan yazmaya devam edecektir.  Evet Paşa'nın da dediği gibi İstikbal bizimdi. Çünkü eşi görülmemiş bir RÜYA ,yazılmamış bir destandır ANADOLU...

   

yazar
Yamak

Akın hüseyin karsavuranoğlu

7 yıllık bir tiyatro eğitimimin yanında kendime ait 3 kere sahnelenmiş bir komedi oyunum var. 2018 yılında bilim-kurgu alanında yazımla Türkiye ikincisi oldum . Felsefe ve uzay azman hakkındaki yazılarımı da okumanızı isterimm

Bir yorum bırak

Azbucuk nasıl çalışır?

Azbucuk.com'a Üye ol sayfamızda ücretsiz üye olabilirsiniz, üye olduktan sonra içerikler girebilirsiniz. Unutmayın her girdiğiniz içerikler sitesinden özgünlük kontrolleri yapılır ve %60'ın üzerindeki içerikler onaylanacaktır. Onay işlemleri tamamlandıktan sonra anında 3 TL, 6 TL ve 9 TL içerik başına ücret kazanacaksınız. Kazandığınız bu ücretler hesabınıza aktarılır, 200 TL ödeme eşiği tamamlandığında sisteme kayıt etmiş olduğunuz IBAN hesabına gönderilmektedir.


Yeni Ne Var

Sakın Kaçırma